GEZİ Şanlıurfa
Yasin TURAN
Eski adı Edessa olan Urfa şehrinin ismi, halkının kurtuluş savaşı sırasında göstermiş olduğu kahramanlığın hatırasına 1984 yılında Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir. Türkiye’nin en büyük sekizinci şehridir. İstanbul’dan Şanlıurfa’ya direk uçuş olmasına rağmen yer bulamadığımız için Gaziantep’e uçuyoruz. Kiraladığımız aracı teslim alıp Şanlıurfa’ya doğru yola çıkıyoruz. Yolda giderken Muhammed Eren ile kahvaltı konusunda küçük bir istişare yapıp en sonunda ciğer konusunda mutabakata varıyoruz. Gideceğimiz mekânı seçme tercihini ona bırakıyorum. Yaklaşık 2 saat süren yolculuğumuzun sonunda kendimizi Şanlıurfa’da Sevgi Ciğer’in önünde buluyoruz. Adana’da olduğu gibi burada da kahvaltıda ciğer seçenekler arasına girmiş bulunmakta. Muhteşem ciğer şişleri midemize indirip enerjimizi de aldıktan sonra Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Mevcut eserlerin 1948 yılında toplanmaya başlaması ile birlikte 1969 yılında hizmete açılmış. Yeni müze binası 2015 yılında hizmet vermeye başlamış ve Türkiye’nin en büyük müzesi imiş. İçerisinde yaklaşık 74,000 arkeolojik ve etnografik eser mevcuttur. Müzedeki eserler paleotik, neolitik, kalkolitik, tunç ve demir çağlarından kalma. Bu eserler içinde dünyada bilinen insan boyutlarında yapılmış en eski heykel olan Balıklıgöl Adamı heykeli, Göbeklitepe, Karahantepe ve Nevali Cori’ye ait tarihi eserler bulunmaktadır. Uzun bir müze ziyaretinin ardından, müzenin hemen yanı başında bulunan Mozaik Müzesini ziyaret ediyoruz. Bu Mozaik Müzesinde Amazon Kadın Savaşçılarının dünyada ilk kez mozaiğe resmedilmiş halini görebilirsiniz. Bu müzeleri gezerken üstün körü değil de, sindire sindire, bilgilendirmeleri okuyarak gezerseniz Şanlıurfa’ya neden tarihin sıfır noktası dendiğini daha iyi anlayacaksınız. Arkeoloji ve Mozaik müzelerinin hemen karşısında M.S. 2 ve 4. Yüzyıla tarihlenen Kızılkoyun Nekropolü’nü de ziyaret edebilirsiniz. Nekropol Şanlıurfa Belediyesi tarafından işletilmekte ve çok cüzi bir giriş ücreti var. Nekropol arkeolojik şehirlerde toplu mezar yerlerinin bulunduğu bölgeye verilen isimmiş. Yunanca Nekros-Polis yani ölüler şehri. Sırada aynı bölgede bulunan ve Şanlıurfa denildiğinde yıllardır ilk akla gelen bölge olan Balıklıgöl var. Ayn-i Zeliha ve Halil-ür Rahman göllerinden oluşan Balıklıgöl şehir merkezinin güney batısında ve Arkeoloji müzesinin hemen yanı başında yer alır. İbrahim Peygamberin zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atıldığı ve düştüğü yerin bu göllere dönüştüğüne inanılır. İslam âlemi tarafından kutsiyet atfedilen balıkları ve çevresindeki tarihi ve kutsal mekânları ile birlikte Şanlıurfa’nın en çok ziyaret edilen bölgesidir. Halk tarafından kutsal sayılan balıkların yenildiği takdirde insanların hastalandığına inanılır. Gerçek manada ise gölde yaşayan balıkların cinsi bıyıklı sazandır ve bu türün havyarları yenildiği takdirde insanları zehirleyebilmektedir. Balıklıgöl platosunda Hz. İbrahim’in doğduğu mağara da mevcuttur. 3 semavi dinin atası olarak kabul edilen Hz İbrahim’in doğduğu mağaranın ziyaretçisi hiç eksik olmuyor. Ayrıca Balıklıgöl platosunda Halil-ur Rahman Camii, Rızvaniye Camii, Dergâh Camii ve Hasanpaşa Camii de ziyaret edilebilir. Muhammed Eren gibi satın aldığınız yemlerle balıkları da besleyebilirsiniz. Buradaki ziyaretimizi de tamamlayıp Gümrük Han’a doğru yola çıkıyoruz. İstanbul’daki Mısır Çarşısı’na benzer Dergâh Çarşısı’ndan geçip hem bölgenin gastronomisinde olmazsa olmazlardan isot ve pul biber satın alıyor, hem de çarşıdaki egzotik havayı içimize çekiyoruz. Gümrük Han’a varınca çayımızı kahvemizi yudumlayıp biraz da soluklanıyoruz ve buradan otelimize gidiyoruz. Akşam sıra gecesine gitme planımız var. Öncelikle güzel bir sıra gecesi programı bulup rezervasyonumuzu yapıyoruz ve 1-2 saat dinleniyoruz. Konaklama için eski bir konak olan Palmyra Boutique oteli tercih ettik. Otelin otantik havası ve personelin konukseverliği bizi cezbediyor. Sıra gecesine katılıyor, yiyip içip canlı müziklere eşlik ediyoruz. Deyim yerindeyse Muhammed Eren kurtlarını döküyor. Şanlıurfa’da bu tarz eğlenceler genellikle alkolsüz olduğundan çocuklarınızı da götürebilirsiniz. Yediğiniz yemeklerin yanında davul zurna eşliğinde halk dansları, halk müziği orkestrası ile canlı müzik ve çiğ köfte şovları da görebilirsiniz.
- günümüze erken başlıyoruz. 3 ana gezi noktamız mevcut. Sırası ile Harran’a gidip tarihi Harran evlerini göreceğiz. Sonrasında Karahantepe ve son olarak Göbeklitepe’ye gideceğiz. Yaklaşık 1 saatlik araba yolculuğundan sonra Harran’a varıyoruz. Şanlıurfa şehir merkezine 44 km mesafede bulunan Harran, dünyanın hala yaşanılan en eski şehirlerinden birisidir. Dünyadaki ilk üniversite burada kurulmuştur. Şanlıurfa’da bulunan Harran Üniversitesi adını buradan almıştır. Şehrin en ünlü yapıları tarihi Harran Kümbet evleridir. Ören yerlerinden toplanan tuğlalarla 150-200 yıl önce inşa edilmişlerdir. Harcında gül yağı, saman, pişmiş toprak ve yumurta beyazı kullanılan, mimari yapısı ve malzemeleri sayesinde yazları serin, kışları ise sıcak tutma özelliğine sahiptirler. Evlerden birine misafir olup evin her yerini geziyoruz. İkram edilen kahveyi de içip yola revan oluyoruz. Karahantepe’ye doğru giderken dikkatimizi Şuayip Şehri antik kenti tabelası çekiyor ve direksiyonu kırıp hemen bu yol kenarındaki antik kente giriyoruz. Bu antik kent Şuayip peygamberin yaşadığı ve Hz Musa ile buluştuğu mekân olarak rivayet edilmekteymiş. Görüntüsü ile az da olsa Efes antik kentini andıran bu tarihi mekânda biraz zaman geçirip Karahantepe’ye geçiyoruz. Kargalı mevkiinde ilk olarak 1997 yılında keşfedilen yapıya ilk kazma 2019 yılında vurulmuş. Neolotik dönemden kaldığı düşünülen 250 adet T biçimli dikili taşın bulunduğu Karahantepede en dikkat çeken yapı vücudu yılan, kafası insan şeklinde betimlenen eserdir. Buradan çıkartılan birçok eser Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Açık konuşmak gerekirse ister Karahantepe olsun, ister Göbeklitepe olsun buraları tam manası ile teknik olarak anlatmaya kalksak bu derginin tüm sayfaları yetmeyebilir. Ayrıca sizleri de teknik detayların anlatımları ile sıkmak istemem. Bu yüzden diyeceğim şu ki mutlaka buralara gelip görmeli, havasını teneffüs edip duygusunu yaşamalısınız.
Benim de elimden gelen az da olsa buraları anlatıp resimleri ile sizlere buraya gelmeye teşvik etmek olur. Mısır Piramitlerini gezerken, Stonehenge’i gezerken yaşadığınız duygu yoğunluğu ve o büyük merak Göbeklitepe ve Karahantepe’yi gezerken de içinizi kaplıyor. 12.000 yıl önce insanlar tüm ilkelliklerine rağmen buraları hangi amaç uğruna inşa etmiş, sonrasında bir kaç bin yıl sonra ne oldu da birden buraların üzerini kapatıp sırra kadem bastılar insanın aklı almıyor. Buradaki ziyaretimizi bitirip son durağımız olan tarihin sıfır noktası Göbeklitepe’ye doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 1 saat sonra Göbeklitepe’deyiz. Göbeklitepe M.Ö. 9600 – 9500 civarına tarihlenen Neolotik çağa ait arkeolojik bir sit alanıdır. Dünyanın bilinen en eski tarihi yapısıdır.10-12 T biçimli dikilitaş yuvarlak planda dizilmiş, araları ise taş duvarla örülmüş. Yapının merkezinde daha yüksek iki dikilitaş karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların üzerlerinde eller ve kollar, çeşitli hayvan figürleri ve soyut semboller kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Herhangi bir tarım yapılmayan, avcı toplayıcı toplumların avladıkları hayvanları elleriyle yediği ve herhangi bir çanak çömleğin yapılamadığı bir dönemde, neredeyse 3D bir yazıcıdan çıkmışçasına düzgün bu kabartmaları ve resimleri görünce insan daha derin bir hayrete kapılıyor. Bu yapı 2011 yılında Unesco Dünya Mirası geçici miras listesine alındı ve 2018 yılında kalıcı listeye girdi.
Zor da olsa buradan ayrılıp kendimizi şehir merkezine atıyoruz. Yolda giderken yemek ve mekân seçimini Muhammed Eren’e bırakıyorum. Hemen kısa bir araştırmadan sonra yörenin en meşhur yemekleri olan Balcan (Patlıcan) kebabı ve Urfa kebabı yemeye karar veriyoruz ve bu ürünleri en iyi yaptığını duyduğumuz ve kısa araştırmayla edindiğimiz bilgiye göre Dedecan Ocakbaşı’na gidiyoruz. Ve seçimimizin ne kadar doğru olduğunu yaşadığımız lezzet patlamasından sonra anlıyoruz. Yemekten sonra dinlenmek için otelimize dönüyoruz.
- günümüzün sabahında Gaziantep’e doğru yola çıkıyoruz. Ama önce yol üzerinde Halfeti’ye uğrayıp Fırat nehri üzerinde tekne turu yapacağız. Halfeti’ye varmadan önce şehri ve Fırat nehrini kuşbakışı izliyoruz. Sonra şehre gidip tekne turu ayarlıyoruz. Tekne turu yaklaşık 1 saat sürüyor. Turun en ilgi çeken bölümü Birecik Barajı yapılırken sular altında kalan eski Halfeti ve su altında kalan Caminin su yüzünde kalan minaresi. Tekne burada kısa bir mola veriyor ve sizde bu bölümü gezebiliyorsunuz. Kesme taş evlerin yöreye has sokaklara dizilişi bizim gibi şehirliler için görsel bir şölen sunuyor. Bu arada teknemiz sular arasında süzülürken, yöreye ait yüksek seste çalan güzel türküler insanın kanını kaynatıveriyor. Kendinizi birden bir halayın içinde bulabiliyorsunuz. Tekne turundan sonra yöresel ürünler satan tezgâhlardan alışverişimizi yapıyoruz. Sadece bu yörede yetişen, ismi dizilere ilham olmuş ve muhteşem kokusu ve şekli ile Kara Gül ve Kara Gül kolonyası benim tercihlerim arasındaydı ve sizlere de buradan tavsiye edeceğim yegâne ürün bu. Gezimizi tamamlayıp Gaziantep Havaalanı’nda soluğu alıyoruz. Israrla ve canı gönülden tavsiye edebileceğim bir gezi rotasını tamamlamanın verdiği hüzün ile evimize geri dönüyoruz. Gastronomi meraklısı oğlum Muhammed Eren’in de bu geziden çok memnun kaldığını görmek bana ayrı bir mutluluk verdi açıkçası. Bir sonraki gezimizde buluşmak dileğiyle…











