UNUTULAN GÜZELLİK SOBA

Kış geliyor…


Camın ardında gri bir gökyüzü, sokakta telaşla yürüyen insanlar, içeri sızmaya çalışan o ince ayaz… Bu mevsim bana hep bir şeyi hatırlatır: Sobayı.
Soba, sadece bir ev eşyası değildi bizim için. Bir dönemin kalbiydi, bir evin ruhuydu. Evin içine yerleştirildiği anda sanki bir sıcaklık değil, bir huzur girerdi içeriye. Odanın ortasında ya da pencere kenarında sessizce duran siyah soba, dışarıdaki soğuğa inat, içeride bir hayat kurardı.


Soba öyle hemen hava soğuyunca kurulmazdı bunun bir tarihi vardı. Bizim evde soba kurma tarihi 10 Kasım’dı. Ailemiz uzun yıllar süren deneyim sonucu her yıl 10 Kasım’da sobayı kurar ve 23 Nisan’da da sobayı kaldırırdı.
Eskiden soba kurmak başlı başına bir tören gibiydi. Önce odanın en uygun yeri seçilir, sonra borular itinayla bacaya kadar uzatılırdı. İlk ateş yakıldığında çıkan o çıtırtı, “kış geldi” diyen bir müjde gibiydi. Dışarıda kar taneleri usulca düşerken, içeride o çıtırtı ve hafif duman kokusu evin en sıcak melodisiydi.


Sobanın çevresi, evin asıl toplanma yeriydi. Okuldan gelen çocuk önce sobanın yanına koşar, ellerini uzatır, “biraz daha yaklaşayım” derdi. Baba, yorgun iş gününün ardından bir tabure çekip sobanın yanına oturur, gazetesini açardı. Anne, sobanın üzerindeki çaydanlık ile çayı demler, yavaşça karışan buharın içinde akşamın kokusu yayılırdı. O anlarda kimse telefonuna bakmazdı, çünkü kimsenin telefonu yoktu. Ama herkes birbirine bakardı, uzun uzun, sıcacık gözlerle.


Sobanın üzerinde kızartılan ekmek, mandalina kabuklarının yaydığı o eşsiz koku… Hele yılbaşı gecelerinde sobanın üzerinde patlayan kestaneler! O çıtırtı bile bir neşe nedeniydi. Çayın fokurtusu, kestanenin kokusu, çocukların kahkahası… Her şey bir bütünün parçasıydı. Bugün o anların yerini sessizlik aldı. Artık çay demleniyor belki ama kimse birlikte içmiyor.


Soba borusunun etrafına asılan ıslak çamaşırlar bile bir hikâyeydi. Buharın içinde ağır ağır kuruyan o çamaşırların kokusu, evin samimiyetiyle karışırdı. Belki biraz is kokardı, ama o koku bile “bizim”di. O koku, yoksunluğun değil, bereketin kokusuydu.
Ve en güzeli… Sobanın etrafında otururken kimse sıkılmazdı. Biri kitap okur, biri örgü örer, biri ders çalışır, diğeri sessizce hayal kurardı. Arada biri kalkar sobayı karıştırır, ateşi harlardı. Her hareket, bir ritüelin parçasıydı. Bugün belki ısınmak daha kolay, ama o günlerde yaşamak daha anlamlıydı.


Modern hayat bize eşit sıcaklıkta odalar sundu. Ama o sıcaklık, hiçbir zaman soba başında paylaşılan bir tebessüm kadar ısıtmadı içimizi. Şimdi ısıtma sistemleri çalışıyor, petekler tıkır tıkır… ama insanlar soğuk. Çünkü soba, sadece odaları değil, gönülleri de ısıtırdı.
Belki de artık yeniden soba kurmaya değil, o sobanın etrafında kurulan yakınlığı hatırlamaya ihtiyacımız var. Yeniden aynı sofrada toplanmaya, aynı hikâyeyi dinlemeye, aynı sessizliği paylaşmaya…
Çünkü sıcaklık aslında ateşten değil, birlikten doğar.
Kış geliyor…
Ve belki de bu kış, en çok o eski soba başlarında bıraktığımız sıcaklığı özleyeceğiz.
Adem Canözer

Facebook'ta paylaş
Pinterest'te paylaş
WhatsApp'ta paylaş
İlgili gönderiler
Yorumlar