- Kürek ve ekstrem doğa sporcusu Ali Rıza Bilal kimdir? Yakından tanıyalım. Kişisel hayatı, eğitimi ve neler yaptığı…
Spor benim için çocuk yaşlardan itibaren bir tutkuydu. 5 yaşında jimnastikle başladığım bu yolculuk, zamanla farklı branşlara yöneldi ve beni yıllar içinde fiziksel ve zihinsel sınırlarımı zorlayan maceralara taşıdı.
Gençlik yıllarımda Efes Pilsen Spor Kulübü’nde 3 yıl boyunca basketbol oynadım ancak içimdeki dayanıklılık ve doğayla mücadele etme arzusu beni kürek sporuna yönlendirdi. Kürekle geçen 18 yıl boyunca Türkiye’yi uluslararası arenada temsil ettim ve bu süreçte Dünya Şampiyonası’nda Türkiye’ye ilk madalyayı (bronz) kazandırarak tarihi bir başarıya imza attım. Aynı zamanda Türk Olimpiyat tarihinde kürek dalında yarışan ilk sporcu olma unvanını kazandım.
2010 yılında triatlona yöneldim ve burada da kendimi sınırları zorlayan yarışlara adadım. 5 Ironman, 30’dan fazla Half Ironman ve 5 Extreme Full Triatlon tamamlayarak dayanıklılık gerektiren sporların ruhunu benimsedim.
Ekstrem sporlara olan ilgim beni Team Touareg Turk adlı macera yarış takımını kurmaya yöneltti. 2008’de Patagonya’da düzenlenen ekspedisyon yarışında dünya üçüncülüğünü kazanarak doğanın en zorlu koşullarında mücadele etme yeteneğimi bir kez daha kanıtladım.
Ve bu yolculuk beni dünyanın en zorlu coğrafyalarından birine yani Antarktika’ya kadar taşıdı. Tek başıma 1000 kilometre yürüyerek Güney Kutbu’na Türk bayrağını diken ilk Türk oldum. Bugün, sporun bana kazandırdığı fiziksel ve zihinsel gücü, doğayla mücadele ederek keşfetmeye ve yeni sınırları aşmaya devam ediyorum.
- Ekstrem doğa sporu ne demek? Nasıl bu dalda sporcu olunuyor?
Ekstrem doğa sporları, insanın doğanın en sert koşullarıyla yüzleştiği, fiziksel ve zihinsel sınırlarını zorladığı spor dallarını ifade ediyor. Genellikle yüksek risk içeren, özel hazırlık gerektiren ve doğa ile mücadele etmeyi zorunlu kılan sporlar bu kategoride yer alıyor.
Bu alanda sporcu olmak için disiplin, sabır ve sürekli gelişim gerekiyor. Dayanıklılık, soğuk hava, yüksek rakım, uzun mesafe gibi etkenlere karşı hazırlıklı olmak için yıllarca antrenman yapmak, beslenmeye özen göstermek ve zihinsel gücü geliştirmek gerekiyor. Bu süreçte en büyük yatırım, kendine inanmak ve her gün bir adım daha ileri gitmek. - Güney Kutbuna gitme fikri nasıl oluştu? Sonra nasıl ulaştın oraya, bize adım adım anlatır mısın?
Güney Kutbu’na gitme fikri, Nasuh Mahruki ile yaptığımız bir sohbet sırasında ortaya çıktı. O an belki de hayatımın en önemli dönüm noktalarından biriydi.
Ona şunu söyledim: “Dünyada ayak basılmış yerlere gidip keşfetmek, sonra insanlara bunu anlatmak istiyorum. Ama biliyorum ki; artık insanoğlunun ayak basmadığı bir yer kalmadı. Sence ne yapmalıyım?”
Nasuh’un cevabı çok netti: “O zaman hiçbir Türk’ün keşfetmediği bir yeri keşfet.” İşte o an aklıma Antarktika geldi. Kas gücüyle Güney Kutbu’na ulaşan ve bayrağı diken ilk Türk olmalıydım.
O gün, kararımı verdim. Ama tabii ki ertesi gün çantamı toplayıp yola çıkmadım. O andan itibaren planlama, hazırlık ve eğitim süreci başladı.
Hazırlık sürecim şöyle ilerledi: İlk olarak fiziksel ve zihinsel antrenmanlarımı yoğunlaştırdım. Aşırı soğukta uzun mesafeler yürümek için özel bir antrenman programı oluşturdum.
Beslenme ve ekipman seçimlerimi titizlikle yaptım. -40°C ve altında hayatta kalabilmek için özel kıyafetler, çadır, enerji kaynakları ve ekipmanlar hazırladım.
Antarktika’ya ulaşmak için lojistik süreci planladım. Önce Şili’ye, oradan Antarktika’daki Union Glacier Kampı’na uçtum.
Daha sonra tek başıma 1000 kilometrelik yürüyüşüme başladım. 51 gün süren bu macera boyunca tüm yiyecek ve ekipmanımı kızağımda taşıdım ve günde ortalama 10 saat ilerledim.
Sonunda Güney Kutbu’na vardım. O an, tüm emeklerimin karşılığını hissettiğim, unutulmaz bir andı.
- Norveçli Amundsen ilk bu kıtayı keşfeden insan… Antarktika son yıllarda hep söz konusu olmaya başladı, neden?
Antarktika, dünyanın en sert ve en izole kıtası olmasına rağmen iklim değişikliği ve bilimsel keşifler açısından büyük bir önem taşıyor.
Küresel ısınma ve buzulların erimesi nedeniyle iklim değişikliğinin etkileri burada çok net gözlemleniyor. Bilim insanları, bu bölgedeki verileri inceleyerek gezegenimizin geleceğini anlamaya çalışıyor. Ayrıca, Antarktika insan yerleşiminin olmadığı nadir yerlerden biri olduğu için doğal yaşamın nasıl şekillendiği konusunda büyük bir laboratuvar niteliğinde.
Son yıllarda bu bölgeye olan ilginin artması, hem bilimsel keşifler hem de insan dayanıklılığının sınırlarını test etme açısından büyük bir önem taşıyor.
- Ekstrem spor yapmak bir tutku… Hem aile hem hayatın diğer bölümleri bunu nasıl organize ediyorsunuz? Giderleri nasıl karşılıyorsunuz?
Ekstrem sporlar sadece fiziksel değil aynı zamanda ciddi bir zaman ve bütçe yönetimi gerektiren disiplinler. Bu süreci en verimli şekilde yönetmeye çalışıyorum. Planlı ve disiplinli bir yaşam sürüyorum. Antrenmanlarımı, aile hayatımı ve projelerimi dengeli bir şekilde yönetmeye çalışıyorum.
Sponsor destekleri ve iş birlikleri büyük bir rol oynuyor. Özellikle Antarktika gibi büyük ekspedisyonlar ciddi maliyetler gerektirdiği için, sponsorluk desteği almak önemli. Eğer sponsorlarım yanımda olmasaydı bu ekspedisyonu gerçekleştiremezdim.
- Kutup yürüyüşünde ilk ve son gün arasında -50°C’ye varan şartlarda neler düşündün? Eşinin desteği dışında seni motive eden ne oldu?
İlk gün: “Gerçekten yapabilecek miyim?” sorusu aklımda dönüyordu; son gün ise şunu dedim: “Başardım.”
Antarktika’da tüm ekipmanımı ve yiyeceklerimi taşıyan yaklaşık 100 kiloluk bir kızak vardı. Eğitim sürecinde ilk kez bu ağırlıkla karda ve soğukta yürüdüğümde bacaklarımın titrediğini ve ilerlemenin ne kadar zor olduğunu fark ettim. İşte o an, “Bu düşündüğümden çok daha zor olacak!” dedim.
Bu süreçte motivasyonumu en diri tutan şey, en yorulduğum, moral olarak en çok düştüğüm anlarda Güney Kutbu’na vardığımda bayrağımızı açacak olmanın hayaliydi.
Adımlarım güçsüzleştiğinde, zihnim pes etmeye yaklaştığında, İstiklal Marşı’nı içimden okumak bana tarif edilemez bir güç veriyordu. O anlarda, sadece bedenimi değil, ruhumu da ayakta tutan şey buydu.
51 gün boyunca defalarca pes etme noktasına geldim. Soğuk, yorgunluk, yalnızlık ve sonsuz beyazlık bazen zihnimde ağır bir yük oluşturdu. Ama neyse ki, motivasyon kaynaklarım çok güçlüydü.
- Beslenmede kuruyemiş, şekerleme ve sıcak çorbalardan bahsediyorsun… Çorba nasıl pişiyor bu soğukta?
Antarktika’nın sert koşullarında sıcak yemek hazırlamak, enerjiyi korumak kadar kritik bir mesele. Çünkü vücudunuz sürekli ısı kaybediyor ve bu enerji açığını kapatmanız gerekiyor.
Yanımda özel bir ocak taşıyordum. Yakıt olarak özel tasarlanmış, donmayan sıvı yakıtlar kullanıyordum.
İlk iş buzu eriterek su elde etmekti. Çünkü sıvı su kaynağı yok, her şey donmuş durumda. Kaynattığım suyu dondurulmuş veya hazır yemeklerle karıştırarak sıcak çorba ya da yemek hazırlıyordum. Kuruyemişler, enerji barları ve yüksek kalorili atıştırmalıklar, pratik ve hızlı enerji kaynağı oldukları için beslenmemin büyük bir kısmını oluşturuyordu.
Çorba içmek sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da büyük bir motivasyon kaynağıydı. Sıcak bir içecek içmek, Antarktika’nın sert soğuğunda insanı psikolojik olarak rahatlatıyor ve devam etme gücü veriyor.
- Senden başka sadece 9 kişi bu yürüyüşü başarmış… Nasıl hazırlandın ve hangi zaman dilimi içinde?
Bu yürüyüş, dünyanın en zorlu dayanıklılık testlerinden biri. Ancak geriye dönüp baktığımda bu macera için hazırlık sürecimin aslında yıllar önce başladığını görüyorum. Olimpik kariyerim, kürek sporundaki başarılarım, dayanıklılık gerektiren her antrenmanım… Hepsi, farkında olmadan beni Antarktika’da devam edebilmem için gerekli olan güce hazırladı.
Hazırlık sürecimde, bedenimi ve zihnimi bu zorlu koşullara adapte etmek için özel antrenmanlar yaptım. Kızağımı çekebilmek için ağır lastiklerle direnç ve dayanıklılık çalışmaları gerçekleştirdim. Yalnızlık ve izolasyona alışmak için izole kamplarda antrenmanlar yaptım. Soğuk hava hayatta kalma teknikleri, yön bulma ve ekipman kullanımı konusunda özel eğitimler aldım. Antarktika’da ihtiyacım olacak kalori miktarını hesaplayarak, beslenme programımı enerji ihtiyacımı karşılayacak şekilde düzenledim.
Antarktika’da tek başına 1000 kilometre yürümek, sadece fiziksel bir meydan okuma değil aynı zamanda zihinsel bir savaş. Ve ben bu savaşa en iyi şekilde hazırlanarak çıktım.
- Bende devamlı geziyorum ama ekstrem sporcu sıfatında değil, yeni kültürler yeni canlılar… Ama burası bambaşka. Hangi canlılara rastladın? Geceleri gökyüzü nasıldı?
Antarktika tam anlamıyla bir buz çölü. Öylesine sert ve zorlu bir iklim var ki, yürüyüş rotam boyunca hiçbir canlıyla karşılaşmadım. Çünkü bu iç bölgelerde ne yiyecek ne de barınma imkânı var.
Penguenler, foklar ve bazı deniz kuşları sadece kıtanın kıyı kesimlerinde yaşayabiliyor çünkü deniz onlara besin sağlıyor. Ancak benim yürüyüşüm Antarktika’nın içlerine, yani tamamen izole ve yaşam koşullarının neredeyse imkânsız olduğu bir bölgeye doğruydu. Bu bölgede herhangi bir canlı yaşamı mevcut değil. Ama doğanın sunduğu en büyüleyici manzara gökyüzüydü ve uçsuz bucaksız kar küresi idi. O sonsuz beyazlığın ortasında, yukarı baktığınızda sadece gökyüzü ve sonsuzluğun huzuru kalıyor. O anlarda insan, ne kadar küçük olduğunu ama aynı zamanda ne kadar güçlü olabileceğini fark ediyor.
- Bir günün akışını bize adım adım anlatır mısın?
Antarktika’da her gün bir öncekinin aynısı gibi görünse de aslında her gün ayrı bir mücadele ve yeni bir sınavdı. Orada zaman kavramı kayboluyor. Çünkü güneş hiç batmıyor ve 24 saat gündüz yaşanıyor. Bu yüzden her gün tamamen disiplinli bir rutin içinde geçmeliydi.
Soğuk nedeniyle çadırın içi bile buz gibiydi. İlk iş, ocakta buz eriterek su elde etmek ve sıcak bir içecek hazırlamaktı. Kahvaltım genellikle yüksek kalorili atıştırmalıklar ve enerji barları oluyordu.
Çadırı toplamak bile büyük bir uğraş istiyordu. Her şey donmuştu. Ellerim soğuktan uyuşmadan çadırı, uyku tulumunu ve tüm eşyalarımı kızağa yerleştirmeliydim.
Her gün yaklaşık 10 saat boyunca, arkamda 100 kiloluk bir kızağı çekerek ilerliyordum. Zaman zaman dinleniyordum ancak bu molalar 10 dakikayı geçmemeliydi çünkü fazla durduğumda vücut hızla soğuyordu. Hızlıca bir şeyler atıştırıp birkaç yudum su içerek yola devam ediyordum.
Uzun süre yalnız yürüyünce insan zihniyle baş başa kalıyor. Kendi iç konuşmalarım, motivasyon cümlelerim, İstiklal Marşı’nı defalarca okumam ve Güney Kutbu’na ulaşma hayalim bana güç veriyordu.
Günlük kilometre hedefime ulaştığımda hemen çadırımı kuruyordum.
İlk iş ocağı yakıp buz eriterek su elde etmekti. En sevdiğim anlardan biri, sıcak çorba içmekti çünkü vücudumu hem fiziksel hem de zihinsel olarak rahatlatıyordu.
Uyuyabilmek en büyük mücadelelerden biriydi çünkü bazen rüzgâr çadırı öyle sarsıyordu ki; uykuya dalmak neredeyse imkânsızdı.
Günün belirli saatlerinde beni kilometrelerce uzaktan destekleyen takipçilerime ses kaydı gönderiyordum ve onları da heyecanıma ortak ediyordum.
Her gün fiziksel bir sınavdı ama asıl savaş zihinsel olarak bu rutine devam edebilmekti. Antarktika’da her adım, azimle atılmalıydı.
- Doğa ile iç içe olan bu spor sana ne katıyor?
Doğa ile mücadele etmek, kendinle yüzleşmek demek. Bu şekilde insan sabrı öğreniyor, dayanıklılığı artıyor ve gerçek gücün fiziksel değil, zihinsel olduğunu anlıyor. Bu spor bana hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını öğretti. Çünkü doğa size karşı değil, sizi şekillendiren en büyük öğretmendir.
- Sıradaki etkinlik hangisi?
Burası şimdilik sürpriz olsun. Henüz Antarktika’nın soğunu tenimde hissedebiliyorum. Şimdi dinlenme zamanı.
- Hayatın anlamı ne, kutup fatihi?
Öncelikle, hayatın tek ve değişmez bir anlamı yok. Herkes kendi yolculuğunu kendisi inşa eder ve yaşadıklarıyla, seçimleriyle, mücadeleleriyle hayata anlam katar.
Hayat, keşfetmekle şekillenir. Bazen sınırlarını zorlayarak, bazen bilinmeze adım atarak, bazen de en küçük anlarda derin bir farkındalıkla… Anlam, hazır olarak sunulmaz; onu biz yaratırız.
İnsan, hangi yolda yürüdüğünü, hangi mücadelelere girdiğini ve neyi geride bırakacağını kendisi seçer. Ve işte tam da bu seçimler, hayatın gerçek anlamını oluşturur. Önemli olan, yaşamı bir arayış olarak görmek ve her anına değer katabilmektir.






