Evsiz Evliler
Bir eve taşınırken aslında tek bir kapıdan geçmeyiz; başka bir evin kapısından da geri çıkarız. Çocukluğumuzun eşiğinden kokular, sesler, cümle kalıpları valizlerimizde yer bulur. Oğuz Atay’ın ironisiyle söylersek: Yeni evdeki koltuk, eski evdeki sessizliği de getirir; sadece rengi değişmiştir. Biz buna duygusal miras diyelim: öğrenilmiş refleksler, savunma cümleleri, “ben buyum”ların perde arkasındaki muhasebedir hepsi.
Sabahattin Ali’nin taşra sıkışması, bireyin iç dünyasındaki boğucu baskıyı; Sait Faik’in ayrıntı gözlemciliği ise evin en küçük unsurlarını – bir fincanın kenarındaki çatlak, bir pencerenin tozlu perdesini – nasıl bir anlatı dokusuna dönüştürdüğünü fısıldar. Onların ortak dersi açıktır: Ev, önce dille kurulur.
Ne var ki Oğuz Atay’ın hayalini kurduğu o saf, birbirini seven iki insan arasındaki konuşma – yazmak, anlatmak, kaçınılmaz bir samimiyet – günümüzün dijital çağında telefon ekranlarında erir. Her yükü parmak uçlarımızla taşırız; eski evin yankıları, yeni duvarlarda seçtiğimiz renklerle yeniden şekillenir. İletişemeden tanımaya çalışır insan doğduğu evde herkesi. Halbuki önce tanımak gereklidir muhatabını; fakat ne baba ne anne tanıtmak merakındadır kendisini. Birey, o evin içinde valizine yüklediği her şeyi aslında tanımadan, sadece yorumlayarak sıkıştırır.
“Bizim evde duygular konuşulmazdı.” ifadesi, yeni evde “Yorgunum, şimdi değil.”e evrilir – bir erteleme, bir kalkan seninle birlikte büyür. Öte yandan sahte pozitiflik alışkanlığı, gerçek yakınlığın yüzeysel kalmasına yol açar; derin bağlar bu kabuğun altında saklı kalır. Öğrenilmiş yatıştırma taktikleri ile saldırgan refleksler aynı valize sığar: biri fısıldar, diğeri patlar.
Bu mirasın en çıplak portresi, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki iç hesaplaşmada belirir:
“Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum… Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor…”
Burada saldırganlık bir savunma olur; yalnızlık, korunma içgüdüsünün nihai zaferidir artık. Yeni evde o koltuğa oturduğunda eski sessizlik geri döner – ama bu kez senin kelimelerinle dönüştürülmüştür.
Ve işte burada, hikâyenin özünü görürüz: Evsiz Evliler. Çünkü evlenen bireyler, doğdukları evlerin yaralarını, konuşulamamışlıklarını, bastırılmış duygularını sırtlarında taşırlar. Kurdukları evin iyilikleri henüz onlara ulaşamadan, geçmişin duvarlarıyla çarpışır. Gerçek ev, ancak bu miras fark edilip dönüştürüldüğünde kurulur. Aksi hâlde ev vardır, ama içinde yaşayanlar evsiz kalır.
Boşanmak yalnızca bir sonuçtur; fakat sebebi görünür kılmak belki de tek çözümdür. Sebep, doğduğun evin kulağına, zihnine, gördüklerine işleyen o sessiz tecavüz mü? Yoksa kurduğun eve dair henüz örülememiş, tamamlanmamış duvarlar mı?
Selahattin Demir
KARLI YAZI
İnsan ne vakit kendi kaderinin kalemini eline almak isterse, mürekkebin ailesinden aktığını fark eder. İşte kaderin alaycı yanı bu: Doğduğun toprak, kimliğinin ilk satırını yazmıştır ve sen elindeki yaşam reçetesini ilk orada eline alırsın. Benimki, Ardahan’ın Göle ilçesindeki Karlıyazı köyünde başladı. Kışın –30°C’yi bulan ayaz, dışarıda soğuk kemikleri delerken, içeride soba etrafında toplanan aile sıcaklığı. Burada hayatta kalmak, içindeki ateşi paylaşmak demekti. En azından biz öyle öğrenmiştik ve ben görece şanslıydım çünkü erkektim.
Yıllar sonra 24 saatliğine döndüğümde, binalar yenilenmişti ama taş evler aynıydı; sanki “Biz buradaydık, hikâyemizi okumasını bilene” diyorlardı. Şehirli bakışlar belki de geldiğinde yeni betonlardan evleri görür; bense çocukluğumun taş evlerini, hâlâ dimdik dururken buldum. Etrafta her şey değişse de, o taşlar hareketsiz tanıklar gibi beklemişti sanki geçmişin sessiz bekçileriydiler. O dönem erkek ve kadın ne ise bu dönemde aynıydı… Taşın anısıyla yüzleşince anladım: Uzaklaşsak da öykü değişmez, sadece yeni katmanlar eklenir. Size kadınların soluklarından kısa birkaç örnek anlatmak isterim.
Taş duvarın gölgesinde bir yüz hayal edin: Rüzgârın oyduğu kırışıklar, tezeklerin kapattığı patikalar, sessizce biriken anılar. Her sabah ölümü beklerken bile yaşamı sürdüren bir yüz. Bu yüz, köyün belleğidir. Burada her ihtiyar kapının önündedir. Kimi ölümü, kimi evladını, kimisi ise yeni bir hayatı bekler… Çünkü bilirler başka bir gökyüzü mümkünken, gördükleri çorak dağları örtü yapmışlardır acılarına.
-En çokta onlar için üzülürüm…
Kadınların elleri, toprağın, ineğin ve tezeğin izleriyle haritalanmıştır. On sekizine gelmeden evlendirilen niceleri, bunun ömürlerini nasıl budadığını hiç bilmeden yeni bir hayata sürülür. “Baba evindeki dayağın, koca evinde sürmesi” denen o acı zincir, çoğu zaman iletişimi dayağa indirgeyen erkeklerle devam eder; yalnız koca değildir fail—kaynanadan gelir başka bir sızı, evin içine çöken bir suskunluk olur sonra. Bu hikâyelerin çoğu bize hiç yansımaz; çünkü biz dünyayı, kendi çerçevemizin aldığı kadarıyla görür ve onların çaresizliğini çoğu zaman duyamayız.
- Bu sefer gördüm, duydum.
Şafakta açılan yufkanın inceliğinde sabır ve bereket gizlidir derler bizim oralarda… (📷 Fotoğraf 2) Hamur yayıldıkça ev doyar, çocuklar için yolluk hazırlanır. Hüzünlü bakışlar, yoğrulan umutlarla aynı sofrada buluşur.
Akşam olduğunda ahırın içi buz gibidir. Kadın, elindeki kovayı yere koyup ineğin yanına çömelir. Kovaya akan süt, kendisi ve çocukları için sıcak bir hayat vaadidir. Parmaklarının çatlaklarına soğuk işler ama o aldırmaz. Ritim hiç bozulmaz; sağdıkça kovadaki süt yükselir, içerideki sessizlik yumuşar. Bu sessizlikte ne şikâyet vardır ne söz. Yalnızca emek ve alışkanlık. Çünkü sadece o bilir, hayat böyle sürer. Süt bitince kovayı doğrultur, elinin tersiyle alnındaki teri siler ve dışarı çıkar. Soğuk havaya rağmen yüzünde bir huzur vardır; çünkü yaşam, onun elleriyle sürmektedir. (📷 Fotoğraf 3: İnek sağan kadın)
Hayat aynı düzeyde aynı acılarla başlar, devam eder ve biter…
Bu satırlar, köyümün kadınlarının gizli hikâyelerine ışık tutsun diye yazıldı. Erken kesilen gençliklere, şiddet sanılan iletişime, suskunluklara karşı bir tanıklık belki de.
Ben Selahattin Demir — burada doğdum, büyüdüm.
Bilinsin ki;
Kadının emeği, bu toprakların en sessiz duasıdır. Ne taşlar kadar sert, ne rüzgâr kadar geçicidir; ama ikisi kadar kalıcıdır. Çünkü yaşam, aslında onların görünmez ellerinde sürer. Ve ben bilirim ki, Karlıyazı’da hayat hâlâ bir kadının nefesiyle ısınıyor.
Bir gün yine döneceğim Karlıyazı’ya; çünkü bazı hikâyeler yazıldığı yere değil, anlatıldığı kalplere aittir.











