Doksanlar Demek
Adem Canözer
Ruhumuzu buram buram bir özlem sarar doksanlar denilince. Aslında özlenen şey takvim yaprakları değil, geçmişte kalan güzel anılar ve yaşanmış duygulardır. Günümüzün soğuk ve duygudan uzak ilişkilerine inat sımsıcak bir dönemdir doksanlar.
Doksanlar demek, fırından yeni çıkmış anne keki kokusu, sobanın üzerindeki kestane kokusu ve soyarken tüm odayı saran mandalina kokusu demektir.
O dönemde okullara genelde yürüyerek gidilirdi, servis yeni yeni hayatımıza girmeye başlamıştı.
Her sabah okulun bahçesinde andımız okunurdu. Bir dönem çocuklara sınıfta fındık, süt ve kuru üzüm dağıtılmıştı. Sınıflarda kara tahtaya tebeşirle yazı yazılır ve tahta silinince sınıfta tebeşir tozu solunurdu.
Öğrenciler çöp kutusunun etrafında birikir, kaşla göz arasında dedikodu yapar ve öğretmenler bu masum olayı görmezden gelirdi. Sınıfın masa örtüsünü her hafta başka bir çocuk cuma günü eve götürür ve evde anneler tarafından yıkanıp, ütülenen bu örtü pazartesi tekrar sınıfa getirilirdi.
Ödevler şimdiki gibi veliler tarafından değil de öğrenciler tarafından yapılırdı. Matematik dersi için renkli abaküs, fasulye ve çubuklar kullanılırken Türkçe dersi için fiş ve fiş defteri kullanılırdı.
Karnelerin sağ tarafında davranış notları yer alırdı ve burası genelde “Pekiyi” ile dolu olurdu.
Çocukların akşam uzaktan kumanda görevi gördüğü yıllardı doksanlar. Tek kanallı dönemin ardından özel kanalların açılışı ile renkli ekranın gerçekten renklendiği yıllardı.
Akşam başta Reha Muhtar’ın sunduğu haberler olmak üzere ana haber bültenlerinde Van Gölü Canavarı’nın konuşulduğu ve Canavar Uzmanı Sadettin Teksoy’un Van’a gidip canavarı aradığı zamanlardı. Bir de enflasyon canavarı vardı, gündemden düşmeyen. Gerçi ekonomik krizlere rağmen paylaşmanın bol olduğu, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” atasözünün özümsendiği zamanlardı.
Pembe diziler vardı: Manuella, Yalan Rüzgârı ve Hayat Ağacı gibi. Yerli diziler yeni yeni artmaya başlamıştı. Popüler olan her şarkıcının bir dizi çektiği ve bu dizilerin hem çekim hem de senaryo olarak vasatı aşamadığı yıllardı. Aynalı Tahir, Küçük İbo, Canısı, Yıkılmadım (Mahsun Kırmızıgül), Acı Günler (Küçük Onur)… O dönemden akıllarda kalan vasat dizilerden sadece birkaçı. Ancak bunlara inat; Süper Baba, Kaygısızlar, Perihan Abla, Gülşen Abi, İkinci Bahar, Mahallenin Muhtarları, Bizimkiler, Sıdıka, Tatlı Kaçıklar gibi kalitede çok sayıda dizi o döneme renk katmış ve o dönemin çocukları için tatlı birer anı olarak kalmıştır. Bu diziler günümüzde internet üzerinden hâlâ izlenmektedir.
Yaz akşamları geç saatlere kadar çocukların sokakta özgürce ve güvenle oynadığı zamanlardı doksanlar. Akşam başka sokaklardaki kapıların zillerini çalıp korku ve heyecanla tekrar kendi sokağına kaçan çocukların kahkaha ile karışık çığlığıdır doksanlar.
Doksanlar demek, eline peynir ekmek alıp arkadaşınla paylaşmak ve sokakta umarsızca oynamak demektir. Bisikleti tek elle sürüp gazoz kapaklarının, kibrit kâğıtlarının, hatta yerde bulduğun portakal kabuğunun oyunlarımızın merkezinde olduğu efsane bir dönemdi.
Doksanlar demek, pazar sabahı erken kalkıp Açıköğretim İngilizce derslerini anlamadan izlemek, ardından Voltran, İşitme Engelliler Haber Bülteni ve kovboy filmleri izlemek demekti. Öte yandan gün boyu zevkle izlenen televizyon, Şef Hikmet Şimşek’in Pazar Konseri çıkınca kapatılır ve ısınan tüpünün soğuması beklenirdi. Pazar günü banyo yapılır ve banyo sonrası sobanın yanına oturulup Bizimkiler dizisinin başlaması beklenirdi.
Kısaca doksanlar, seksenli yılların kalite ve disiplini ile başlayıp ikibinli yılların değersizleştiren ve çabucak tüketen basitliği ile sona eren altın bir dönemdir.
Doksanlar demek asla geri dönmeyecek ama hiç unutulmayacak duygu yüklü yıllar, aylar, günler demektir.
Selam olsun o günleri özleyenlere. Selam olsun doksanlı yıllardaki o masum, afacan ve tatlı çocuğu ruhunda yaşatanlara…
Adem Canözer











